İnsanın Anlam Arayışı ( Viktor Frankl)

 

İnsanın Anlam Arayışı

Viktor Frankl (44.baskı)

 

 

Önsöz

Logoterapi: Varoluşcu analizin Viktor Frankl’a göre yorumlanışı.

Kitapta Viktor Frankl logoterapiyi keşfetmesine yol açan deneyimlerini anlatıyor.

Bu otobiyografi ile okur insanın “her şeyden yoksun kalmış yaşamından başka kaybedeceği hiçbir şeyi olmadığını” ansızın kavradığı zaman neler yaptığını görür.

Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa acıda ve ölümde de bir amaç olmalı. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez.

Toplama kampında tutuklunun yaşamındaki bütün hedefler gider. Geriye kalan tek şey “ insan özgürlüklerinin sonuncusudur” yani ” kişinin belli bir durum karşısında kendi tavrını belirleme yetisi “.

Her yerde bulunan acı ve şeytani güçlere karşı zor durumu aşmak için gerçek ve doğru bir yol keşfetme becerisi konusunda bir görüş savunuluyor.

 

73. Baskıya Önsöz (1984)

…kitabım, kendi açımdan bir başarı olarak değil, daha çok, çağımızın içinde bulunduğu acınası durumun bir dışavurumu olarak gördüğümü söylemekten ibarettir.(Sf13)

İstediğim tek şey somut bir örnek yoluyla okura, yaşamın, her durumda, hatta en acınası durumlarda bile potansiyel bir anlam taşıdığını anlatabilmektir.(Sf14)

Kitabımın umutsuzluğa yatkın olan insanlara yararlı olabileceğini düşündüm.(Sf14)

Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz kaçırma olasılığınızda o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı ve sadece kişinin, kendinden daha büyük bir davaya kişisel adanışının amaçlanmayan bir yan etkisi olarak ya da kişinin kendini başka bir insana bırakışının bir yan ürünü olarak oluşmalıdır.(Sf14)

Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı içinde geçerlidir. Ona aldırış etmeyerek kendi kendine olmasına izin vermeniz gerekir. Bilincinizi dinlemenizi ve bilginiz dahilinde bilincinizin sizden yapmasını istediği şeyi yerine getirmek için elinizden geleni yapmanızı istiyorum.(Sf15)

1. Bölüm

Denize düşen yılana sarılır hesabı doğuştan gelen iyimserliğim. (ki bu iyimserlik en mutsuz durumlarda bile duygularımı kontrol edebilmiştir).(Sf24)

Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültü ile uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültü ile horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu. “İnsanı kabaca her şeye alışabilen bir varlık” olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı sorulacak olursa, cevabımız “Evet, insan her şeye alışabilir ama nasıl olduğunu bize sormayın” olacaktır. (Sf32)

Frankl ve Onunla birlikte kampa yeni gelenlere tavsiye veren daha önce kampa gelen bir doktorun söyledikleri; “ Mümkünse her gün tıraş olun; bu iş için bir cam kırığı da kullanmanız gerekse…bunun için son ekmek diliminizi vermek zorunda bile kalsanız, tıraş olun. Daha genç görünürsünüz ve kesinlikle yanaklarınızın daha kırmızı gözükmesini sağlar. Hayatta kalmak istiyorsanız, bunun tek bir yolu var: Çalışmaya elverişli gözükün. (Sf34)

Perişan, kendini bırakmış, hasta, bir deri bir kemik görünen ve fiziksel olarak da fazla çalışamayan birisi er ya da geç kısa bir süre içinde gaz odasını boylar. (Sf34)

Tıraş olun, dik yürüyün, becerikli olun o zaman gaz odasından korkmanız gerekmez.(Sf34)

Kampta fiziksel ve zihinsel yaşamın olabildiğince ilkelliğe zorlamasına karşın manevi yaşamın derinleşmesi olasıydı. Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler (bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahipti)(Sf50-51)

Şairler tarafından dile getirilen, düşünürler tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir şeyi kalmayan bir insanın,  kısa bir an için de olsa sevdiği insana ilişkin düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım. (Sf52)

Tam bir yalnızlık konumunda, insan kendini olumlu eylemle dile getiremediği, çektiği acılara doğru bir tavırla – onurlu bir tavırla – katlanmaktan başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı zaman, sevdiği insana ilişkin içinde taşıdığı imgeye sevgiyle yoğunlaşarak doyuma ulaşabiliyordu.(Sf52)

Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.(Sf53)

Mizah kendini koruma savaşında ruhun bir başka silahıydı. Mizahın insan yapısında diğer her şeyden çok birkaç saniyeliğine de olsa uzaklaşarak bir durumun aşılmasını sağlayabildiği çok iyi bilinmektedir.(Sf58)

Mizah duygusunu geliştirme ve olayları mizahi bir ışık altında görme çabası, yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilen bir hiledir. Ama her an her yerde acı bulunmasına karşın, bir toplama kampında bile yaşama sanatını uygulamak olasıdır.  Bir benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi boş bir odadaki gazın davranışına benzer. Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne kadar büyük olursa olsun gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla insanın çektiği acının büyüklüğü kesinlikle görecelidir.(Sf59) 

Kamp sakinleri her ne şekilde olursa olsun karar vermekten ve her şeye kalkışmaktan korkuyordu. Bu kişinin kaderinin kölesi olduğu, şöyle veya böyle kaderi değiştirmeye çalışmamak, bunun yerine oluruna bırakmak gerektiği yolundaki güçlü bir inançtan kaynaklanıyordu. (Sf72)

İnsan onurunu bir toplama kampında bile koruyabiliyor. Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti “Beni korkutan tek bir şey var. Acılarıma değmemek”. Kamptaki davranışları, acıları ve ölümleri son içsel özgürlüğün kaybedilemeyeceği gerçeğine tanıklık eden şahitlerle tanıştıktan sonra bu sözler sık sık aklıma geliyordu. Bu insanların çektikleri acıya değdikleri söylenebilir, acıya katlanma yolları gerçek bir içsel başarıydı. Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şeyde insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal özgürlüktür.(Sf82)

Aktif bir yaşam, insana değerlerini yaratıcı çalışmayla gerçekleştirme fırsatı verme amacına hizmet eder, buna karşılık eğlenceden oluşan pasif bir yaşam ise ona güzelliği, sanatı ya da doğayı içine alan yaşantılarda doyum bulma fırsatı verir.(Sf82) 

Onca tutukludan sadece birkaçı içsel özgürlüklerini tamamen koruyabilmiş ve acılarının sağladığı değerlere ulaşabilmiştir.(Sf 83)

Bir tutuklunun içsel özünün(benliğinin) durumunun nihai sorumlusunun sıralanan ruhsal, fiziksel nedenlerden çok özgür bir karar olduğunu söylemiştik. Tutuklular üzerindeki psikolojik gözlemler sadece ahlaki ve manevi özlerine yönelik içsel bağlarının zayıflamasına göz yumanların, sonunda kampın yozlaştırıcı etkilerinin kurbanı olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan soru şudur; Bu “iç bağı” oluşturan şey ne olabilir ya da ne olmalıdır? (Sf 85)

Eski tutukluların deneyimlerinde en can sıkıcı etkinin, tutukluluğun ne kadar süreceğini bilmemesi olduğu kabul etmektedir.(Sf 85)

“Geçici varoluşu” nun sonunu görmeyen bir insan, yaşamdaki nihai bir hedefe yönelemiyordu.       (Sf 86)

…Benzer bir ruhsal konumda olan yani sanatoryumda yatan ve taburcu tarihlerini bilmeyen veremli hastaların manevi gelişmelerini incelemiştir. Bu hastalar benzer bir varoluş –geleceksiz ve hedefsiz- yaşamışlardır.(Sf 86)

Gelecekte bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe yönelik düşüncelere dalmış buluyordu. Farklı bir bağlamda geçmişe dalmaya, olanca dehşeti ile bugünü daha az gerçek kılmaya yönelik eğilimden söz etmiştik.(Sf87)

Bu insanlar, istisna derecesindeki zor dışsal koşulların, sık sık insana kendi ötesinde manevi gelişme fırsatı tanıdığını unutuyordu. Kampın güçlüklerini kendi içsel güçlerine yönelik bir sınav olarak almak yerine, yaşamlarını ciddiye almıyor ve anlamsız bir şeymiş gibi küçümsüyorlardı. Gözlerini kapatıp geçmişte yaşamayı tercih ediyorlardı. Bu insanlar için yaşam anlamsızlaşmıştı.(Sf87)

Toplama kampındakilerin çoğunun, yaşamın gerçek fırsatlarının geçmişte kaldığına inandığını söyleyebiliriz. Oysa gerçekte kampta bir fırsat da meydan okuma da vardı.(Sf88)

….bir hedef göstererek içsel bir güç kazandırılabiliyor.(Sf89)

…acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğunuz an acı olmaktan çıkar. ( ileride yapacaklarını ayrıntıları ile hayal etmek) (Sf89)

Geleceğe-kendi geleceğine-inancını yitiren tutuklunun sonu geliyordu. Geleceğe olan inancını yitirince, manevi bağını da yitiriyordu, kendi çöküşüne, ruhsal ve fiziksel çöküşüne göz yumuyordu.(sf89)

Bir insanın ruhsal durumuyla-cesaret ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudunun bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler, umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesinin öldürücü bir etkisi olabileceğini anlayacaktır.(Sf91)

…..kamptaki bir insanın içsel gücünü yeniden kazanmasını sağlamaya yönelik bir çabanın, ilk önce ona gelecekte bir hedef göstermeyi başarması gerekiyordu. (Sf92)

Yaşamında hiçbir anlam, amaç, hedef göremeyen ve bu nedenle sürdürmeyi anlamsız bulan kişinin vay haline! Kaybetmesi uzun sürmeyecektir. Bu tür bir insanın her türden yüreklendirici tartışmayı reddetmek için verdiği tipik bir karşılık şöyle oluyordu: “Artık hayattan beklediğim hiçbir şey yok” Buna nasıl bir yanıt verilebilir ki?(Sf92)

Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için, kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir. (Sf92)

Bu görevler ve bu nedenle, yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak olanaksızdır.(Sf93)

Bir insan acı çekmenin kaderi olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kalacaktır.(Sf93)

Her iki adamda intihar eğiliminden söz etmişti. Her ikisi de aynı tipik argümanları kullanıyordu. Yaşamdan bekleyebilecek hiçbir şeyleri yoktu. Her iki olayda da sorun, yaşamın onlardan hala daha bir şeyler beklediği, gelecekte kendilerinden bir şeyler beklendiği, kavramlarını sağlamaktı. (birisinin Onu bekleyen bir çocuğu, diğerinin ise tamamlanmayı bekleyen kitapları)(Sf95)

Hala hayatta olanların umutlanmak için nedeni vardı. Sağlık, aile, mutluluk, yetenekler, talih, toplumdaki konum. (Sf97)

Nietzche “Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü kılar”. (Sf 97)

…umudumu yitirmek ve pes etmek gibi bir niyetim olmadığını ekledim. Çünkü ne gelecekte ne de bir saat sonra olacakları bilen biri vardı.(Sf98)

…insan yaşamının hangi şartlar altında olursa olsun, hiçbir zaman anlamını yitirmediğini ve yaşamın bu sonsuz anlamının, acı çekmeyi ve ölmeyi, yoksunluğu ve ölümü de kapsadığını anlattım.(Sf98)

Zor anlarda birisinin-bir dost, eş, yaşayan ya da ölmüş birisi ya da Tanrı- her birimizi gözlediğini ve bizden kendisini hayal kırıklığına uğratmamamızı beklediğini söyledim. (Sf 99) 

…iki insan ırkı olduğunu, ama sadece iki ırk olduğunu-soylu insan ırkı ve soysuz insan ırkı öğrenebiliriz. Her ikisi de her yerde bulunur, toplumun her kesimine sızar. Hiçbir grup sadece soylu ya da sadece soysuz insanlardan oluşmaz. Bu anlamda hiçbir grup arı ırk değildir ve bu nedenledir ki bazen kamp gardiyanları arasında da soylu birisine rastlanabiliyordu. (Sf101)

...ruhsal baskıdan birdenbire kurtulan bir insanın, ahlaki ve ruhsal sağlığı da hasar görebilir.(Sf106)

Bu ruhsal evrede, daha ilkel bir kişilik yapısına sahip olanların, kamp yaşamında kendilerini çevreleyen acımasızlıkların etkisinden kaçamadıkları gözlenmiştir.(Sf106)

...kendilerine kötülük yapılmış bile olsa, hiç kimsenin kötülük yapma hakkına sahip olmadığı..(Sf107)

Evine dönen tutuklu için, yaşanan onca şeyden çıkarılan onurlu deneyim, çekilen onca acıdan sonra Tanrı’dan başka hiçbir şeyden korkması gerekmediği yolundaki harika duyguydu.(Sf109)

2. Bölüm, Genel İlkeleriyle Logoterapi

Psikanaliz sırasında, hastanın divana uzanıp, bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir. “Logoterapi de ise hasta dik oturabilir, ama bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir.”(Sf112)

Logoterapi psikanalize kıyasla daha az geçmişe yönelik ve daha az içe dönük bir yöntemdir.(Sf112)

Logoterapi daha çok gelecek üzerine, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerine odaklaşır( Sf112).

Logoterapideki hasta, yaşamın anlamıyla karşı karşıya getirilir ve bu anlama yönlendirilir.(Sf112)

Logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı insandaki temel güdülendirici güçtür.(Sf113)

…insanların %89’u, insanın uğruna yaşayacağı “bir şey” e ihtiyaç duyduğunu kabul etmiştir.(Sf113)

Sekiz Üniversitede 7 948 öğrenci üzerinde, John Hopkins Üniversitesi’nden sosyal bilimciler tarafından yürütülmüştür. Hazırladıkların ön rapor Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü adına yapılan iki yıllık bir araştırmanın bir parçasıdır.  Kendileri için neyin “çok önemli” olduğu sorulduğunda, öğrencilerin %16 sı “çok para kazanmak” buna karşılık %78’i “yaşamımda bir amaç ve anlam bulmak “ şıkkını işaretlemiştir. (Sf114)

… dünya da kişinin en kötü şartlarda bile yaşamını sürdürmesine, yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur. (her psikoterapi için olan bir parola)                (sf 118)

Nietzsche “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir”. (Sf 118)

Toplama kamplarında, yerine getirilmesi gereken görevleri olduğunu bilen insanların, yaşama şansı en yüksek olan insanlar olduklarını gözlemek olasıydı. (Sf118)

Bavaria Toplama Kampları’nın karanlık barakalarının arkasında kaybettiğim kitabı yeniden yazma işinin, kardiyovasküler çöküş tehlikesinin üstesinden gelmeme yardım ettiğinden eminim.(Sf118)

İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir.(Sf119)

Varoluşsal boşluk: Yirminci yüzyılın bir olgusudur. Tarih içinde insan bir hayvanın davranışlarını belirleyen ve güvence altına alan bazı hayvanca içgüdülerini kaybetmiştir. İnsan seçim yapmak zorundadır. İnsan davranışlarını yönlendiren geleneklerin hızla azaldığı son gelişme döneminde bir başka kayıpla daha yüz yüze gelmiştir. Hiçbir içgüdü ona ne yapacağını söylemez. Hiçbir gelenek ona ne yapması gerektiğini söylemez bazen neyi arzuladığını bile bilmez. Bunun yerine ya diğer insanların yaptığı şeyleri arzular (uydumculuk)  ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istedikleri şeyleri yapar (tıtalitercilik). Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışa vurur. İlerleyen otomasyon ile ortalama çalışanın boş zamanında büyük bir artış ortaya çıkmaktadır ve can sıkıntısı artmaktadır. İnsanlar boş zamanlarında ne yapacaklarını bilememektedirler. Pazar günü ne yapılacağının bilinmemesi, yaşlılıkta ne yapılacağı.  (Sf120-121)

Varoluşsal boşluk(engellenen anlam sistemi);  para (en ilkel güç sistemi) ile dengelenir. Haz sistemi de bu boşluğu doldurabilir, birçok durumda cinsel dengelenme olur. (Sf122)

Yaşamın anlamı nedir diye sorulduğu da; Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne saatten saate farklılık gösterir. Önemli olan genelde yaşamın anlamı değil, daha çok belli bir anda bir insanın yaşamının özel anlamıdır. Satranç da en iyi hamle yoktur, duruma göre değişir (Sf122).

Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. (Sf123)

Yaşamdaki her durum insana meydan okuduğu ve çözülecek bir sorun getirdiği için yaşamın anlam sorunu gerçekte tersine çevrilebilir. Nihai anlamda kişinin, yaşamın anlamının ne olduğunu sormaması, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunu kavraması gerekir. Her insan yaşam tarafından sorgulanır ve herkes sadece kendi yaşamı için cevap verirken yaşama cevap verir, sadece sorumlu olarak bunu yapabilir. Bu nedenle logoterapi insan varoluşunun özünü, sorumlulukta görmektedir. (sf123)

Logoterapi, hastanın kendi sorumluluklarının tam olarak farkına varmasını sağlamaya çalışır; bu nedenle kişiye neye karşı ne için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması seçeneğinin bırakılması gerekir. Logoterapistler psikoterapistler arasında hastalarına değer yargılarını en az empoze edenlerdir. Dolayısıyla kendi yaşam görevinin topluma karşı mı, yoksa kendi bilincine karşı mı sorumlu olarak yorumlanacağına karar vermek hastaya düşmektedir.(sf124)

Logoterapistin rolü; ressamdan çok göz doktoruna benzer. Ressam bize dünyayı kendi gördüğü haliyle aktarır, göz doktoru ise dünyayı gerçekte olduğu gibi görmemizi sağlamaya çalışır. (Sf124)

İnsanın sorumlu olduğunu ve yaşamın potansiyel anlamını gerçekleştirmesi gerektiğini söyleyerek yaşamın gerçek anlamının kapalı bir sistemmiş gibi kişinin kendi içinde ya da kendi ruhunda değil dünyada keşfedilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.(Sf125)

Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir. Kendini gerçekleştirmek ulaşılabilir değildir. (Sf125)

Yaşamın anlamı her zaman değişir, ancak hiçbir zaman yok olmaz. (Sf125)

Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz;

1.       Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak.

2.       Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek. İyilik, doğruluk, güzellik gibi bir şey yaşamak. Doğayı ve kültürü yaşamak. Bir insanı yaşamak, sevmek.

3.       Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek. (Sf125)

Sevmediği sürece hiç kimse, bir başka insanın özünün tam olarak farkına varamaz. Sevgisi yoluyla insan, sevilen kişideki temel kişilik özelliklerini ve eğilimlerini görebilecek duruma gelir ve dahası ondaki gerçekleşmemiş olan ancak gerçekleştirilmesi gereken potansiyelleri görür. Sevdiği insanın ne olabileceğinin ve ne olması gerektiğinin farkına varmasını sağlayarak potansiyellerini gerçekleşmesini sağlar. (Sf126)

Umutsuz bir durumla karşılaştığımız, değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile, yaşamda bir anlam bulabileceğimizi asla unutmayın. Değiştirilemeyecek bir noktaya geldiğimizde kendimizi değiştirme yoluna gideriz. (Sf127)

Her nasılsa acı, bir özverinin anlamı gibi, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkıyor.(Sf127)

Değişmez kadere yönelik tutum değiştirilebilirse kişi çektiği acıda anlam bulabiliyor.(Sf127)

Logoterapinin temel ilkelerinden birisi; haz almak veya acıdan kaçınmak değil yaşamda bir anlam bulmaktır.(Sf127)

…Nevrotik bireylerde sık sık görülen beklentisel kaygı (hastanın korktuğu şeye yol açması) (Sf136)

Korku korkulan şeye yol açar. Zoraki, aşırı niyet zorla arzulanan şeyi olanaksız kılar. (Logoterapi de kullanılan çelişik niyet bu probleme karşı kullanılıyor) (Sf136)

Haz bir yan ürün veya yan etkidir, öyle kalması gerekir ve kendi içinde bir amaç yapıldığı ölçüde yok edilmiş olur. (sf137)

Çelişik niyet; korkulan şeye niyet etmek. Bu yöntemle insanın kendisinden uzaklaşma yetisi gerçekleşir. Hasta kendi nevrozunu uzağa koyar. Kendine gülmeyi öğrenen nevrotik birey, kendini idare etme, belki de iyileşme yoluna girmiş olabilir.(Sf139)

Beklentisel kaygı X Çelişik niyet

Aşırı niyet, aşırı düşünme X Düşünce odağının dağıtılması

…düşünce odağının değiştirilmesi hastanın kendi işine ve yaşamdaki misyonuna yönelişi ile mümkün olabilir. (Sf 143)

…insanın düşünülebilecek en kötü koşullara bile görülmemiş ölçüde direnip göğüs germe yetisine tanıklık etmiş bir insanım.(Sf144)

İnsan tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş değildir daha çok ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini belirlemektedir. Başka bir deyişle insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. İnsan var olmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun kaderine, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir. Aynı nedenden ötürü her insan, herhangi bir anda değişme özelliğine sahiptir.(Sf145)

İnsan olası olduğunda dünyayı ve gerektiği taktirde de kendini daha iyiye doğru değiştirme yetisine sahiptir. (Sf145)

İnsanın davranışlarını nasıl tahmin edebiliriz? Bir makinenin bir robotun hareketlerini öngörebilir, bunun ötesinde insan ruhunun mekanizmalarını ya da “dinamik güçlerini” tahmin etmeye çalışabiliriz. Ama insan ruhtan öte bir şeydir. (Sf146)

Örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan labratuvar da ve bu sınav alanında yoldaşlarımızdan bazılarının domuz gibi, bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. İnsanın içinde her iki potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır.(Sf148)

…”her şeye karşı yaşama evet demek”, yaşamın her koşulda, hatta en kötü koşullar altında bile potansiyel olarak var olduğunu varsayar. Bu da sonuç itibariyle insanın, yaşamın olumsuz yanlarını  olumlu ya da yapıcı şeylere dönüştürme yetisine sahip olduğunu varsayar. Başka bir deyişle belli bir durumda önemli olan, en iyisini yapmaktır.(Sf150)

Anlamsızlık duygusunun nedenine gelince, aşırı basitleştirmede olsa, insanların yaşamalarını sağlayacak çok şeyin bulunmasına karşın, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığı söylenebilir. (Sf.152)

Yazar işsizlik nevrozu ( bu kişilerde bir tür depresyon var) konusunda bir araştırma yayınlıyor. İşsiz olmak yararsız olmakla özdeşleştiriliyor, yararsız olmaksa anlamsız bir yaşam sürmekle. Bu kişiler bolca sahip oldukları boş zamanlarında ücretsiz ancak anlamlı bir uğraşla doldurmaya başladıkları an ekonomik durumları değişmemesine ve duydukları açlığın aynı olmasına karşın, yaşadıkları depresyon ortadan kalkıyor. Bundan çıkan gerçek, insanın sadece refahla yaşamadığıdır. (Sf153)

Bireylerin uğrunda yaşamaya değer bir anlam ve amaç olmalı. (Sf.154)

Araştırma sonuçlar; alkoliklerin %90’ı, uyuşturucu kullananlarında %100 anlamsızlık duygusundan şikayetçi. (Sf. 155)

Logoterapinin de ortaya koyduğu gibi, Kişinin yaşamda bir anlama ulaşmasının üç temel yolu vardır;

1.       Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak.

2.       Bir şey yaşamak ya da bir insanla etkileşime girmek. Başka bir deyişle sadece işte değil, sevgide de anlam bulunabilir.

3.       Değiştiremeyeceği bir kaderle yüz yüze gelen umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı bile kendini aşabilir ve böylece kendini değiştirebilir. Kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürebilir. (Sf158)

…eğer kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa buna karşın tutumunu belirleyebilir.(Sf159-160)

Öncelik acı çekmemize neden olan durumu yaratıcı bir şekilde değiştirmekte yatar.(Sf160)

…yaşadıkları kötü kaderin efendisi olmayı başaran insanlar olduğunu göstermiştir.(Sf160)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Başarının 12 Sihirli Anahtarı ( Şerif Kaynar-TEDX Bahçeşehir Üniversitesi)