İnsanın Anlam Arayışı ( Viktor Frankl)
İnsanın Anlam Arayışı
Önsöz
Logoterapi: Varoluşcu analizin Viktor Frankl’a
göre yorumlanışı.
Kitapta Viktor Frankl logoterapiyi
keşfetmesine yol açan deneyimlerini anlatıyor.
Bu otobiyografi ile okur insanın “her şeyden
yoksun kalmış yaşamından başka kaybedeceği hiçbir şeyi olmadığını” ansızın
kavradığı zaman neler yaptığını görür.
Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek
çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa acıda ve
ölümde de bir amaç olmalı. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu
söyleyemez.
Toplama kampında tutuklunun yaşamındaki bütün
hedefler gider. Geriye kalan tek şey “ insan özgürlüklerinin sonuncusudur” yani
” kişinin belli bir durum karşısında kendi tavrını belirleme yetisi “.
Her yerde bulunan acı ve şeytani güçlere karşı
zor durumu aşmak için gerçek ve doğru bir yol keşfetme becerisi konusunda bir
görüş savunuluyor.
73.
Baskıya Önsöz (1984)
…kitabım, kendi açımdan bir başarı olarak
değil, daha çok, çağımızın içinde bulunduğu acınası durumun bir dışavurumu
olarak gördüğümü söylemekten ibarettir.(Sf13)
İstediğim tek şey somut bir örnek yoluyla
okura, yaşamın, her durumda, hatta en acınası durumlarda bile potansiyel bir
anlam taşıdığını anlatabilmektir.(Sf14)
Kitabımın umutsuzluğa yatkın olan insanlara
yararlı olabileceğini düşündüm.(Sf14)
Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç
haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz kaçırma olasılığınızda o kadar artar.
Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı,
kendisi oluşmalı ve sadece kişinin, kendinden daha büyük bir davaya kişisel
adanışının amaçlanmayan bir yan etkisi olarak ya da kişinin kendini başka bir
insana bırakışının bir yan ürünü olarak oluşmalıdır.(Sf14)
Mutluluğun
kendiliğinden olması gerekir, aynı şey başarı içinde geçerlidir. Ona aldırış
etmeyerek kendi kendine olmasına izin vermeniz gerekir.
Bilincinizi dinlemenizi ve bilginiz dahilinde bilincinizin sizden yapmasını
istediği şeyi yerine getirmek için elinizden geleni yapmanızı istiyorum.(Sf15)
1.
Bölüm
Denize düşen yılana sarılır hesabı doğuştan
gelen iyimserliğim. (ki bu
iyimserlik en mutsuz durumlarda bile duygularımı kontrol edebilmiştir).(Sf24)
Ya da örneğin yan odadaki en hafif bir gürültü
ile uyanacak kadar uykusu hafif olan birisi, kulağının dibinde gürültü ile
horlayan bir yoldaşa yaslanıp deliksiz bir uyku çekebiliyordu. “İnsanı
kabaca her şeye alışabilen bir varlık” olarak tanımlayan Dostoyevski’nin sözlerinin doğru olup olmadığı
sorulacak olursa, cevabımız “Evet, insan her şeye alışabilir ama nasıl olduğunu
bize sormayın” olacaktır. (Sf32)
Frankl ve Onunla birlikte kampa yeni gelenlere
tavsiye veren daha önce kampa gelen bir doktorun söyledikleri; “ Mümkünse her
gün tıraş olun; bu iş için bir cam kırığı da kullanmanız gerekse…bunun için son
ekmek diliminizi vermek zorunda bile kalsanız, tıraş olun. Daha genç
görünürsünüz ve kesinlikle yanaklarınızın daha kırmızı gözükmesini sağlar.
Hayatta kalmak istiyorsanız, bunun tek bir yolu var: Çalışmaya elverişli gözükün. (Sf34)
Perişan, kendini bırakmış, hasta, bir deri bir
kemik görünen ve fiziksel olarak da fazla çalışamayan birisi er ya da geç kısa
bir süre içinde gaz odasını boylar. (Sf34)
Tıraş olun,
dik yürüyün, becerikli olun o zaman gaz odasından
korkmanız gerekmez.(Sf34)
Kampta fiziksel ve zihinsel yaşamın
olabildiğince ilkelliğe zorlamasına karşın manevi yaşamın derinleşmesi
olasıydı. Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok
acı çekmiş olabilirler (bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya
sahipti)(Sf50-51)
Şairler tarafından dile getirilen, düşünürler
tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek
hedef sevgidir. İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu. Dünyada hiçbir
şeyi kalmayan bir insanın, kısa bir an
için de olsa sevdiği insana ilişkin
düşüncelerle ne kadar mutlu olabileceğini anladım. (Sf52)
Tam bir yalnızlık konumunda, insan kendini
olumlu eylemle dile getiremediği, çektiği acılara doğru bir tavırla – onurlu
bir tavırla – katlanmaktan başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı zaman, sevdiği
insana ilişkin içinde taşıdığı imgeye sevgiyle yoğunlaşarak doyuma
ulaşabiliyordu.(Sf52)
Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması,
yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.(Sf53)
Mizah
kendini koruma savaşında ruhun bir başka silahıydı.
Mizahın insan yapısında diğer her şeyden çok birkaç saniyeliğine de olsa
uzaklaşarak bir durumun aşılmasını sağlayabildiği çok iyi bilinmektedir.(Sf58)
Mizah duygusunu geliştirme ve olayları mizahi
bir ışık altında görme çabası, yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilen bir
hiledir. Ama her an her yerde acı bulunmasına karşın, bir toplama kampında bile
yaşama sanatını uygulamak olasıdır. Bir
benzetme yapacak olursak, bir insanın acı çekmesi boş bir odadaki gazın
davranışına benzer. Boş bir odaya belli miktarda gaz verildiği zaman, oda ne
kadar büyük olursa olsun gaz odanın tamamına yayılır. Ne kadar küçük ya da büyük
olursa olsun acı da insanın ruhuna ve bilincine tamamen yayılır. Dolayısıyla
insanın çektiği acının büyüklüğü kesinlikle görecelidir.(Sf59)
Kamp sakinleri her ne şekilde olursa olsun karar vermekten ve her şeye kalkışmaktan
korkuyordu. Bu kişinin kaderinin
kölesi olduğu, şöyle veya böyle kaderi değiştirmeye çalışmamak, bunun yerine
oluruna bırakmak gerektiği yolundaki güçlü bir inançtan kaynaklanıyordu.
(Sf72)
İnsan onurunu bir toplama kampında bile
koruyabiliyor. Dostoyevski bir
keresinde şöyle demişti “Beni korkutan tek bir şey var. Acılarıma
değmemek”. Kamptaki davranışları, acıları ve ölümleri son içsel
özgürlüğün kaybedilemeyeceği gerçeğine tanıklık eden şahitlerle tanıştıktan
sonra bu sözler sık sık aklıma geliyordu. Bu insanların çektikleri acıya değdikleri
söylenebilir, acıya katlanma yolları
gerçek bir içsel başarıydı. Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şeyde insanın
elinden alınamayan işte bu ruhsal özgürlüktür.(Sf82)
Aktif bir yaşam, insana değerlerini yaratıcı
çalışmayla gerçekleştirme fırsatı verme amacına hizmet eder, buna karşılık
eğlenceden oluşan pasif bir yaşam ise ona güzelliği, sanatı ya da doğayı içine
alan yaşantılarda doyum bulma fırsatı verir.(Sf82)
Onca tutukludan sadece birkaçı içsel
özgürlüklerini tamamen koruyabilmiş ve acılarının sağladığı değerlere
ulaşabilmiştir.(Sf 83)
Bir tutuklunun içsel özünün(benliğinin)
durumunun nihai sorumlusunun sıralanan ruhsal, fiziksel nedenlerden çok özgür
bir karar olduğunu söylemiştik. Tutuklular
üzerindeki psikolojik gözlemler sadece ahlaki ve manevi özlerine yönelik içsel
bağlarının zayıflamasına göz yumanların, sonunda kampın yozlaştırıcı
etkilerinin kurbanı olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan soru
şudur; Bu “iç bağı” oluşturan şey ne olabilir ya da ne olmalıdır? (Sf 85)
Eski tutukluların deneyimlerinde en can sıkıcı
etkinin, tutukluluğun ne kadar süreceğini bilmemesi olduğu kabul etmektedir.(Sf
85)
“Geçici
varoluşu” nun sonunu görmeyen bir insan, yaşamdaki nihai bir hedefe
yönelemiyordu.
(Sf 86)
…Benzer bir ruhsal konumda olan yani
sanatoryumda yatan ve taburcu tarihlerini bilmeyen veremli hastaların manevi
gelişmelerini incelemiştir. Bu hastalar benzer bir varoluş –geleceksiz ve hedefsiz-
yaşamışlardır.(Sf 86)
Gelecekte
bir hedef göremediği için kendini çöküşe bırakan bir insan, kendini geçmişe
yönelik düşüncelere dalmış buluyordu. Farklı bir
bağlamda geçmişe dalmaya, olanca dehşeti ile bugünü daha az gerçek kılmaya yönelik
eğilimden söz etmiştik.(Sf87)
Bu insanlar, istisna derecesindeki zor dışsal koşulların, sık sık insana kendi
ötesinde manevi gelişme fırsatı tanıdığını unutuyordu. Kampın güçlüklerini kendi içsel güçlerine yönelik bir sınav olarak
almak yerine, yaşamlarını ciddiye almıyor ve anlamsız bir şeymiş gibi
küçümsüyorlardı. Gözlerini kapatıp geçmişte yaşamayı tercih ediyorlardı. Bu
insanlar için yaşam anlamsızlaşmıştı.(Sf87)
Toplama kampındakilerin çoğunun, yaşamın
gerçek fırsatlarının geçmişte kaldığına inandığını söyleyebiliriz. Oysa
gerçekte kampta bir fırsat da meydan okuma da vardı.(Sf88)
….bir
hedef göstererek içsel bir güç kazandırılabiliyor.(Sf89)
…acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir
tablo oluşturduğunuz an acı olmaktan çıkar. ( ileride yapacaklarını ayrıntıları
ile hayal etmek) (Sf89)
Geleceğe-kendi
geleceğine-inancını yitiren tutuklunun sonu geliyordu.
Geleceğe olan inancını yitirince, manevi bağını da yitiriyordu, kendi çöküşüne,
ruhsal ve fiziksel çöküşüne göz yumuyordu.(sf89)
Bir insanın ruhsal durumuyla-cesaret ve umudu ya da bunların bulunmayışı- vücudunun
bağışıklık durumu arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu bilenler,
umut ve cesaretin birdenbire yitirilmesinin öldürücü bir etkisi olabileceğini
anlayacaktır.(Sf91)
…..kamptaki
bir insanın içsel gücünü yeniden kazanmasını sağlamaya yönelik bir çabanın, ilk
önce ona gelecekte bir hedef göstermeyi başarması gerekiyordu. (Sf92)
Yaşamında
hiçbir anlam, amaç, hedef göremeyen ve bu nedenle sürdürmeyi anlamsız bulan
kişinin vay haline! Kaybetmesi uzun sürmeyecektir. Bu
tür bir insanın her türden yüreklendirici tartışmayı reddetmek için verdiği tipik
bir karşılık şöyle oluyordu: “Artık hayattan beklediğim hiçbir şey yok” Buna
nasıl bir yanıt verilebilir ki?(Sf92)
Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik
tutumumuzdaki temel değişmeydi. Yaşamdan
ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın
bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz
gerekiyordu. Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun
yerine kendimizi yaşam tarafından her
gün her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. Yanıtımızın
konuşma ya da meditasyondan değil, doğru
eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve
her birey için, kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu
üstlenmek anlamına gelir. (Sf92)
Bu görevler ve bu nedenle, yaşamın anlamı, insandan insana ve an be an
değişir. Bu nedenle yaşamın anlamını genel terimlerle tanımlamak
olanaksızdır.(Sf93)
Bir insan acı çekmenin kaderi olduğunu gördüğü
zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kalacaktır.(Sf93)
Her iki adamda intihar eğiliminden söz
etmişti. Her ikisi de aynı tipik argümanları kullanıyordu. Yaşamdan bekleyebilecek hiçbir şeyleri yoktu. Her iki olayda da
sorun, yaşamın onlardan hala daha bir şeyler beklediği, gelecekte kendilerinden
bir şeyler beklendiği, kavramlarını sağlamaktı. (birisinin Onu bekleyen bir
çocuğu, diğerinin ise tamamlanmayı bekleyen kitapları)(Sf95)
Hala hayatta olanların umutlanmak için nedeni
vardı. Sağlık, aile, mutluluk, yetenekler, talih, toplumdaki konum. (Sf97)
Nietzche
“Beni öldürmeyen şey, beni daha da güçlü
kılar”. (Sf 97)
…umudumu
yitirmek ve pes etmek gibi bir niyetim olmadığını ekledim. Çünkü ne gelecekte
ne de bir saat sonra olacakları bilen biri vardı.(Sf98)
…insan
yaşamının hangi şartlar altında olursa olsun, hiçbir zaman anlamını
yitirmediğini ve yaşamın bu sonsuz anlamının, acı çekmeyi ve ölmeyi, yoksunluğu
ve ölümü de kapsadığını anlattım.(Sf98)
Zor anlarda birisinin-bir dost, eş, yaşayan ya
da ölmüş birisi ya da Tanrı- her birimizi gözlediğini ve bizden kendisini hayal
kırıklığına uğratmamamızı beklediğini söyledim. (Sf 99)
…iki insan ırkı olduğunu, ama sadece iki ırk
olduğunu-soylu insan ırkı ve soysuz insan ırkı öğrenebiliriz. Her ikisi de her
yerde bulunur, toplumun her kesimine sızar. Hiçbir grup sadece soylu ya da
sadece soysuz insanlardan oluşmaz. Bu anlamda hiçbir grup arı ırk değildir ve
bu nedenledir ki bazen kamp gardiyanları arasında da soylu birisine
rastlanabiliyordu. (Sf101)
...ruhsal baskıdan birdenbire kurtulan bir
insanın, ahlaki ve ruhsal sağlığı da hasar görebilir.(Sf106)
Bu ruhsal evrede, daha ilkel bir kişilik
yapısına sahip olanların, kamp yaşamında kendilerini çevreleyen
acımasızlıkların etkisinden kaçamadıkları gözlenmiştir.(Sf106)
...kendilerine
kötülük yapılmış bile olsa, hiç kimsenin kötülük yapma hakkına sahip olmadığı..(Sf107)
Evine dönen tutuklu için, yaşanan onca şeyden
çıkarılan onurlu deneyim, çekilen onca
acıdan sonra Tanrı’dan başka hiçbir şeyden korkması gerekmediği yolundaki
harika duyguydu.(Sf109)
2.
Bölüm, Genel İlkeleriyle Logoterapi
Psikanaliz sırasında, hastanın divana uzanıp,
bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir. “Logoterapi de ise hasta dik oturabilir, ama
bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir.”(Sf112)
Logoterapi psikanalize kıyasla daha az geçmişe
yönelik ve daha az içe dönük bir yöntemdir.(Sf112)
Logoterapi daha çok gelecek üzerine, yani
hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerine odaklaşır(
Sf112).
Logoterapideki hasta, yaşamın anlamıyla karşı
karşıya getirilir ve bu anlama yönlendirilir.(Sf112)
Logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir
anlam bulma arayışı insandaki temel güdülendirici güçtür.(Sf113)
…insanların
%89’u, insanın uğruna yaşayacağı “bir şey” e ihtiyaç duyduğunu kabul
etmiştir.(Sf113)
Sekiz Üniversitede 7 948 öğrenci üzerinde,
John Hopkins Üniversitesi’nden sosyal bilimciler tarafından yürütülmüştür.
Hazırladıkların ön rapor Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü adına yapılan iki yıllık
bir araştırmanın bir parçasıdır.
Kendileri için neyin “çok önemli” olduğu sorulduğunda, öğrencilerin %16
sı “çok para kazanmak” buna karşılık %78’i “yaşamımda
bir amaç ve anlam bulmak “ şıkkını işaretlemiştir. (Sf114)
… dünya da kişinin en kötü şartlarda bile
yaşamını sürdürmesine, yaşamında bir
anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir
şey yoktur. (her psikoterapi için olan bir parola) (sf 118)
Nietzsche
“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen
her nasıl’a dayanabilir”. (Sf 118)
Toplama kamplarında, yerine getirilmesi
gereken görevleri olduğunu bilen insanların, yaşama şansı en yüksek olan
insanlar olduklarını gözlemek olasıydı. (Sf118)
Bavaria Toplama Kampları’nın karanlık
barakalarının arkasında kaybettiğim kitabı yeniden yazma işinin,
kardiyovasküler çöküş tehlikesinin üstesinden gelmeme yardım ettiğinden
eminim.(Sf118)
İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey,
gerilimsiz bir durum değil, daha çok
uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak
ve mücadele etmektir.(Sf119)
Varoluşsal boşluk: Yirminci yüzyılın bir
olgusudur. Tarih içinde insan bir hayvanın davranışlarını belirleyen ve güvence
altına alan bazı hayvanca içgüdülerini kaybetmiştir. İnsan seçim yapmak
zorundadır. İnsan davranışlarını yönlendiren geleneklerin hızla azaldığı son
gelişme döneminde bir başka kayıpla daha yüz yüze gelmiştir. Hiçbir içgüdü ona ne yapacağını söylemez.
Hiçbir gelenek ona ne yapması gerektiğini söylemez bazen neyi arzuladığını bile
bilmez. Bunun yerine ya diğer insanların yaptığı şeyleri arzular (uydumculuk) ya da diğer insanların kendisinden yapmasını
istedikleri şeyleri yapar (tıtalitercilik). Varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı durumunda dışa
vurur. İlerleyen otomasyon ile ortalama çalışanın boş zamanında büyük bir artış ortaya çıkmaktadır ve can sıkıntısı
artmaktadır. İnsanlar boş zamanlarında ne yapacaklarını bilememektedirler.
Pazar günü ne yapılacağının bilinmemesi, yaşlılıkta ne yapılacağı. (Sf120-121)
Varoluşsal boşluk(engellenen anlam
sistemi); para (en ilkel güç sistemi)
ile dengelenir. Haz sistemi de bu boşluğu doldurabilir, birçok durumda cinsel
dengelenme olur. (Sf122)
Yaşamın anlamı nedir diye sorulduğu da;
Yaşamın anlamı insandan insana, günden güne saatten saate farklılık gösterir.
Önemli olan genelde yaşamın anlamı değil, daha çok belli bir anda bir insanın
yaşamının özel anlamıdır. Satranç da en iyi hamle yoktur, duruma göre değişir
(Sf122).
Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya
uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir
görevi vardır. (Sf123)
Yaşamdaki her durum insana meydan okuduğu ve
çözülecek bir sorun getirdiği için yaşamın anlam sorunu gerçekte tersine
çevrilebilir. Nihai anlamda kişinin,
yaşamın anlamının ne olduğunu sormaması, bunun yerine bu sorunun muhatabının
kendisi olduğunu kavraması gerekir. Her insan yaşam tarafından sorgulanır ve
herkes sadece kendi yaşamı için cevap verirken yaşama cevap verir, sadece
sorumlu olarak bunu yapabilir. Bu nedenle logoterapi
insan varoluşunun özünü, sorumlulukta görmektedir. (sf123)
Logoterapi, hastanın kendi sorumluluklarının
tam olarak farkına varmasını sağlamaya çalışır; bu nedenle kişiye neye karşı ne
için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması seçeneğinin bırakılması
gerekir. Logoterapistler psikoterapistler arasında hastalarına değer yargılarını
en az empoze edenlerdir. Dolayısıyla kendi yaşam görevinin topluma karşı mı, yoksa
kendi bilincine karşı mı sorumlu olarak yorumlanacağına karar vermek hastaya
düşmektedir.(sf124)
Logoterapistin rolü; ressamdan çok göz
doktoruna benzer. Ressam bize dünyayı kendi gördüğü haliyle aktarır, göz
doktoru ise dünyayı gerçekte olduğu gibi görmemizi sağlamaya çalışır. (Sf124)
İnsanın sorumlu olduğunu ve yaşamın potansiyel
anlamını gerçekleştirmesi gerektiğini söyleyerek yaşamın gerçek anlamının
kapalı bir sistemmiş gibi kişinin kendi içinde ya da kendi ruhunda değil
dünyada keşfedilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.(Sf125)
Kişi hizmet edeceği bir davaya ya da
seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok
insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir.
Kendini gerçekleştirmek ulaşılabilir değildir. (Sf125)
Yaşamın
anlamı her zaman değişir, ancak hiçbir zaman yok olmaz.
(Sf125)
Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz;
1. Bir eser yaratarak ya da bir
iş yaparak.
2. Bir şey yaşayarak ya da bir
insanla etkileşerek. İyilik, doğruluk, güzellik gibi bir şey yaşamak. Doğayı ve
kültürü yaşamak. Bir insanı yaşamak, sevmek.
3.
Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek. (Sf125)
Sevmediği sürece hiç kimse, bir başka insanın
özünün tam olarak farkına varamaz. Sevgisi yoluyla insan, sevilen kişideki
temel kişilik özelliklerini ve eğilimlerini görebilecek duruma gelir ve dahası
ondaki gerçekleşmemiş olan ancak gerçekleştirilmesi gereken potansiyelleri
görür. Sevdiği insanın ne olabileceğinin ve ne olması gerektiğinin farkına
varmasını sağlayarak potansiyellerini gerçekleşmesini sağlar. (Sf126)
Umutsuz bir durumla karşılaştığımız,
değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile, yaşamda bir
anlam bulabileceğimizi asla unutmayın.
Değiştirilemeyecek bir noktaya geldiğimizde kendimizi değiştirme yoluna
gideriz. (Sf127)
Her nasılsa acı, bir özverinin anlamı gibi,
bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkıyor.(Sf127)
Değişmez kadere yönelik tutum değiştirilebilirse
kişi çektiği acıda anlam bulabiliyor.(Sf127)
Logoterapinin temel ilkelerinden birisi; haz
almak veya acıdan kaçınmak değil yaşamda bir anlam bulmaktır.(Sf127)
…Nevrotik bireylerde sık sık görülen beklentisel kaygı (hastanın korktuğu
şeye yol açması) (Sf136)
Korku
korkulan şeye yol açar. Zoraki, aşırı niyet zorla arzulanan şeyi olanaksız
kılar. (Logoterapi de kullanılan çelişik niyet bu probleme karşı kullanılıyor) (Sf136)
Haz bir yan ürün veya yan etkidir, öyle
kalması gerekir ve kendi içinde bir amaç yapıldığı ölçüde yok edilmiş olur.
(sf137)
Çelişik niyet; korkulan şeye niyet etmek. Bu
yöntemle insanın kendisinden uzaklaşma yetisi gerçekleşir. Hasta kendi
nevrozunu uzağa koyar. Kendine gülmeyi öğrenen nevrotik birey, kendini idare
etme, belki de iyileşme yoluna girmiş olabilir.(Sf139)
Beklentisel kaygı X Çelişik niyet
Aşırı niyet, aşırı düşünme X Düşünce odağının
dağıtılması
…düşünce odağının değiştirilmesi hastanın
kendi işine ve yaşamdaki misyonuna yönelişi ile mümkün olabilir. (Sf 143)
…insanın düşünülebilecek en kötü koşullara
bile görülmemiş ölçüde direnip göğüs germe yetisine tanıklık etmiş bir
insanım.(Sf144)
İnsan tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş
değildir daha çok ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini
belirlemektedir. Başka bir deyişle insan nihai anlamda kendini belirleyen bir
varlıktır. İnsan var olmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun
kaderine, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir. Aynı nedenden
ötürü her insan, herhangi bir anda değişme özelliğine sahiptir.(Sf145)
İnsan olası olduğunda dünyayı ve gerektiği
taktirde de kendini daha iyiye doğru değiştirme yetisine sahiptir. (Sf145)
İnsanın davranışlarını nasıl tahmin
edebiliriz? Bir makinenin bir robotun hareketlerini öngörebilir, bunun ötesinde
insan ruhunun mekanizmalarını ya da “dinamik
güçlerini” tahmin etmeye çalışabiliriz. Ama insan ruhtan öte bir şeydir.
(Sf146)
Örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan
labratuvar da ve bu sınav alanında yoldaşlarımızdan bazılarının domuz gibi,
bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. İnsanın içinde her iki
potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara
bağlıdır.(Sf148)
…”her
şeye karşı yaşama evet demek”, yaşamın her koşulda, hatta en kötü koşullar
altında bile potansiyel olarak var olduğunu varsayar. Bu da sonuç itibariyle
insanın, yaşamın olumsuz yanlarını olumlu ya da yapıcı şeylere dönüştürme
yetisine sahip olduğunu varsayar. Başka bir deyişle belli bir durumda önemli
olan, en iyisini yapmaktır.(Sf150)
Anlamsızlık duygusunun nedenine gelince,
aşırı basitleştirmede olsa, insanların yaşamalarını sağlayacak çok şeyin
bulunmasına karşın, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığı söylenebilir.
(Sf.152)
Yazar işsizlik nevrozu ( bu kişilerde bir tür
depresyon var) konusunda bir araştırma yayınlıyor. İşsiz olmak yararsız olmakla özdeşleştiriliyor, yararsız olmaksa
anlamsız bir yaşam sürmekle. Bu kişiler bolca sahip oldukları boş
zamanlarında ücretsiz ancak anlamlı bir uğraşla doldurmaya başladıkları an
ekonomik durumları değişmemesine ve duydukları açlığın aynı olmasına karşın,
yaşadıkları depresyon ortadan kalkıyor. Bundan çıkan gerçek, insanın sadece
refahla yaşamadığıdır. (Sf153)
Bireylerin uğrunda yaşamaya değer bir anlam
ve amaç olmalı. (Sf.154)
Araştırma sonuçlar; alkoliklerin %90’ı,
uyuşturucu kullananlarında %100 anlamsızlık duygusundan şikayetçi. (Sf.
155)
Logoterapinin de ortaya koyduğu gibi, Kişinin
yaşamda bir anlama ulaşmasının üç temel yolu vardır;
1.
Bir eser yaratmak ya da bir iş
yapmak.
2.
Bir şey yaşamak ya da bir insanla
etkileşime girmek. Başka bir deyişle sadece işte değil, sevgide de anlam
bulunabilir.
3.
Değiştiremeyeceği bir kaderle yüz
yüze gelen umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı bile kendini aşabilir ve böylece
kendini değiştirebilir. Kişisel bir trajediyi bir zafere dönüştürebilir.
(Sf158)
…eğer
kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa buna karşın tutumunu
belirleyebilir.(Sf159-160)
Öncelik acı çekmemize neden olan durumu yaratıcı
bir şekilde değiştirmekte yatar.(Sf160)
…yaşadıkları kötü kaderin efendisi olmayı
başaran insanlar olduğunu göstermiştir.(Sf160)
Yorumlar
Yorum Gönder